ŞOFÖR WANG’İN ALTINCI HAYATI – NEW YORK TIMES KRİTİĞİ

Şoför Wang’in Altıncı Hayatı, Susan Barker

Simon Winchester

24 Ağustos 2015, New York Times

1990ların başında Çin’de seyahat ettiğim sırada batıya doğru yol alan trenimin Taklamakan Çölü’nün ortasında, ıssız bir mola yerinde su yüklemesini bekliyordum. Genç bir Çinli kadın gelip omzuma dokundu ve önce İngilizce bilip bilmediğimi sonra da Anthony Trollope hakkında bir fikrim olup olmadığını sordu. Fena halde afallamıştım. Trollope, hem de burada? Dünyanın milyon kilometre ötesinde? “Evet, azıcık biliyorum,” diye kuşkulu bir geveleme döküldü dudaklarımdan. Bunun üzerine, enerjik bir iş kadını edasıyla trenin çölün ortasındaki bu vahada 27 dakika daha kalacağını söyledi ve bu sürede The Eustace Diamonds kitabındaki olay örgüsü ve karakter gelişimi hakkında sorabileceği kadar çok soruya nezaket gösterip cevap verir miyim diye sordu.

sofor-wang

 

Bu karşılaşmadan beri Çin’in hayrete düşürmek, hayran bırakmak ve hoşnut etmek konusundaki ebedi ve olağanüstü gücüne tamamıyla inanmış durumdayım. Ve o zamandan bu yana, Susan Barker’ın hayrete düşüren, hayranlık verici –hoşnut ediciliği başka mesele– yeni romanını okurken hissettiğim kadar güçlü bir şekilde bu inanca kani olduğum seyrektir. Çeyrek yüzyıl önce çölün ortasındaki o tren istasyonunda yaşadığım hayreti bugün Barker’ın romanını okuduktan sonra yaşıyorum. Hem hayrete düşmüş durumdayım hem de epey bir sıkıntılı.

Barker, İngiliz bir babanın ve Malezyalı-Çinli bir annenin kızı olarak Londra’da doğup büyümüş ve bir kurgu yazarı olarak on yıllık kariyerini Asya topraklarına kurmuş. İlk romanı Osaka’da bir hostes barda (Barker bir süre Kyoto yakınlarında bir köyde İngilizce öğretmenliği yapmış), ikinci romanı ise Malezya cangılları ve Londra sokaklarında geçiyor. Günümüz Pekin’inde geçen üçüncü romanında kurgu, Wang Jun isminde bir taksi şoförünün biçare hayatı etrafında şekilleniyor. Wang, geleceği parlak bir gençken ruhsal çöküntü, kötü şans ve ihanetin zalim birlikteliği sonucu alt seviye bir hayata mecbur kalıyor. Romanın akıllıca kurulmuş merkezi numarası, Wang’in taksisinde bırakılmış ve kıymeti kendinden menkul bir ruh eşi tarafından yazılmış mektuplar. Bu mektupların her biri, anlaşılabilir bir şekilde paniğe sevk ettiği Wang’in bir figüran olarak Çin’in yaklaşık 15 yüzyıllık tarihinde sahnelenen geçmiş yaşamlarından perdeler sunuyor.

Bu akıllıca buluş bir yana, kitabı dikkate değer kılan günümüz Çin’inin canlı tasvirleriyle mektuplarda yer alan, Çin tarihine dair minik destansılar. Eğer bir Çin tarihi öğretmeni olsaydım, Barker’ın romanının, Çin ulusunun uzun, upuzun hikâyesindeki belirleyici bölümlerden bazılarını, en azından okullarımızda bulunan ders kitaplarından en az herhangi biri kadar canlı bir şekilde aydınlattığını öne sürebilirdim. Ama belki de, daha ziyade, tehlikeli bir şekilde. Mektuplar, Tang hanedanından modern çağa uzanan beş bölüm sunuyor. Bu bölümlerin her biri için, Çin’in sonsuz geçmişinin zengin parfümlü bahçelerinde hayal edilen yaşamların ufak ayrıntılarına kadar giren, sıkı örülmüş, yoğun işlenmiş, fantastik ve heyecan verici birer novella diyebiliriz.

Barker’ın etkilendiği isimler arasında Fransız edebi jimnastikçi Perec’i sayması, özellikle bu ufak ayrıntılar meselesi bağlamında ilgi çekici. Dahası, kitapta bu etkinin izini sürebiliyorsunuz: Perec’in unutulmaz kitabı Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun ince mimarisi, Şoför Wang’in Altıncı Hayatı’nın girift pasajlarının birçoğunda göze çarpıyor. Bize, “e” harfini hiç kullanmadan yazdığı Kayboluş gibi bir eser sunan Perec’in hayranları, Barker’da, 1982 yılında ölen ve Oulipo hareketinin en önde gelen kahramanlarından sayılan Perec’in hünerli bir müridini görmekten keyif alacaklardır. Barker’ın, Wang’in yedinci yüzyıldaki hayatından bir karakter olan Büyücü Wu’yu tasvir edişinden Perec’in kendisi de çok hoşlanırdı herhalde:

“Kalp ağrısına şifa veren iksirler döker küçük şişelere, ceninler düşürür rahimlerden veya bir kadının, on iki yaşındaki hizmetçi kıza tecavüz eden kocasını cezalandırır. Şişeler dolusu güzelavrat otu ve bambudan bir kafeste tuttuğu karakurbağasından çıkardığı halisünatif zehirler satar. Tılsımlar ve şehvete karşı muskalar satar. Ayağı kesilip alınmış bir lahana satıcısına, ayağını yeniden çıkarsın diye merhem satar.”

Her birinde Şoför Wang’in geçmiş benliklerinin, ruh eşinin aktardığı kadarıyla erkek veya kadın olarak küçük roller sergilediği sonraki dört perde, zamanın gizlediği muhabirimiz tarafından anlatılıyor. Çin tarihinin belirli dönemler bağlamında çizilen portresi pek de sevimli sayılmaz: bu açıdan romanın yumuşak bir kitap olduğunu hiçbir şekilde söyleyemeyiz. Tam da bu noktada romanın asıl sorunu ortaya çıkıyor. Bu, her daim gün yüzüne çıkan “sarı tehlike” gibi ırkçı bir kavramla bir kez daha dil uzatılan bir ülkenin görünüşte kaçınılmaz olan yükselişinden korkanların ağzına sakız olabilecek –cezbedici, okumaya değer, yoğun– bir eser.

Bir mektuptan diğerine geçerken, distopik bir kâbusun birinden diğerine atlıyor gibi görünen bir toplumu izliyoruz; çalkantılı bir dönemden kurtuldular derken katliam, yağma ve kargaşa dolu bir yenisine giriyorlar. Şoför Wang’in Altıncı Hayatında Çin’in distopyalarını nahoş bir şekilde büyüleyici yapan şey, Barker’ın bunları genellikle tarifi olmayan uygar evrenlerin perde arkasına yerleştirmesi. Böylece geçmişin dekadansı bir çeşit hipnotize edici ihtişamla donanıyor, dekadansın aşırılıkları o kadar zevkli bir biçimde dizayn ediliyor ki sebep olduğu dehşet neredeyse affedilebilir bir hal alıyor. Ming Hanedanı’ndan kalma sofra takımlarının açık artırmaya çıkarıldığı New York’taki hiçbir mezat kataloğunda, örneğin, imparator, Barker’ın romanında o dönemin anlatıldığı mektuplarda geçtiği gibi “porselen fincanını kaldırdı ve Hint geyiği boynuzu ve penisinden demlenen çayını bir yudumda bitirdi,” cümlesiyle anlatılmaz. Yine bu kataloglardan hiçbiri aynı imparatorun –gerçek bir tarihsel kişilik olan Jiajing’in– genç bakirelerin kızlığını bozma ve kusursuz bir şekilde işlenmiş gümüş neşterleriyle kızları kesip sakat bırakma tutkusunu açığa vurmaz. Böyle rahatsız edici detaylar Çin hikâyesinin ithal versiyonundan silinmiştir, böylece bizler de konaklarımızdaki vitrinlere pahalı Ming fincanlarını görünür şekilde mutlulukla dizeriz. Barker bu anlamda bize bütün bunların geldiği yeri hatırlatıyor gibidir.

Ya da tam olarak yapıyor mudur bunu? Jiajing’in korkunçluğu gerçekten de adil ve hakikate yakın bir şekilde mi sunuluyordur yoksa bu, yaygaracı bir okuyucunun ekmeğine yağ sürecek cinsten bir karikatür müdür? Birçok Batılının titremesine yol açan, yaklaşmakta olan Çin yüzyılının tahmin edilen manzarası gerçekle tam olarak örtüşüyor mu? Kitabın parıltılı akışı bizi müthiş bir hızla taşırken bile bu soru havada kalıyor.

Kitabın daha yakın zamanlarda geçen bölümlerinde de nezaket ve şefkat pek az görülüyor. Şoför Wang’in daha sonraki temsillerinden biri kızıl saçlı İngiliz bir barbarla karşılaşıyor ve onu Çinli korsanların elinden kurtarıyor. Ama kurtardığı adamın zalimliğine kurban gitmekten kurtulamıyor. Bir başkası Kültür Devrimi’nin deliliklerine göğüs germeye çabalıyor. Bu karakter, tam da Kızıl Muhafızların aşırılıkların ortasında, muhtemelen uzun süreli bir ulusal trajedinin sefaletini kabartmak için tasarlanmış şok edici ve dikkat dağıtıcı bir unsur olarak pek de gerekli olmayan, hassas bir lezbiyen aşk ilişkinin hazzına kapılıyor.

Ayrıca 1976’da 240.000 insanın ölümüne neden olan Tangshan depremi gibi doğal felaketlere, Mao’nun ölümüne ve Tiananmen Meydanı’ndaki katliama da üstü kapalı birer saygı duruşu var romanda. Öte yandan kitapta, yabancılara önemli gibi görünen olayları bir kenara ayırırsak Çinliler için gerçekten önem taşıyan zamanların porteleri çizilmiş: Ming Hanedanının saltanatı, Moğolların işgali, Politbüro’nun yükselişi. Bunlar Çin’in gerçek dönüm noktaları; gerisi, hatta Tiananmen’deki ölümler bile, yalnızca arka plan. Barker’ın kitabı uzun vadede önemli olan neyse biz Batılıların önemli ya da önemsiz bulduğuna bakmadan o noktalara bilgece yoğunlaşıyor.

Sonuç olarak Çin’de uzun vade her şeydir. Günümüzde çok az kişi Halk Cumhuriyeti’nin varsayılan oyun planının asıl hedefinden şüphe duyabilir; ulusun yüzüncü yılı olan 2049’da, çölün ortasında bulunan bir uzay istasyonunun hemen dışında yer alan tabelada yazdığını uzun bir zaman önce gördüğüm o hedefe ulaşmak: “Acelemiz Yok. Korkumuz Yok. Çin Dünyayı Fethedecek.”

Çeviren: Zeynel Can Gündoğdu