ŞOFÖR WANG’IN ALTINCI HAYATI: ÇOK KATMANLI VE USTALIKLI / GUARDIAN KRİTİĞİ

Şoför Wang’in Altıncı Hayatı, Susan Barker

Çok Katmanlı ve Ustalıklı

Carol Birch

13 Ağustos 2014, the Guardian

“Geçen hafta Wangfujing’de ayakkabı boyacısı bir çocukla karşılaştım; insanların dört ayak üstünde yürüdüğü, mağaralarda yaşadığı yeni taş devrinde ilk kez gelmişti hayata.”

İnançsızlığınızı bir süreliğine bir kenara bırakın ve Pekin’in etrafında dönen altı çevre yolunda akan çılgın trafiğe bırakır gibi kendinizi, bu harika kitaba bırakın. Yıl 2008, Olimpiyatlar başlamak üzere. Taksi şoförü Wang, onun ruh ikizi olduğunu ve 1000 yıldır ve beş farklı hayattır ona eşlik ettiğini iddia eden gizemli bir gözcüden mektuplar alır. Otuzlarının başında, aklı epeyce karışık ve yoğun bir depresyon içindeki Wang polise gidecek kadar rahatsızdır durumdan ama polis onu ciddiye almaz. Çünkü Wang’in geçmişinde akli dengesizlik yaşadığı bir dönem vardır; tıpkı boğucu ve münzevi bir bağla bağlandığı ve ölümünü, babasının onu başından savmak için gönderdiği yatılı okuldayken öğrendiği zeki ve alaycı annesi gibi. Bir zamanlar kadın peşinde koşan bir hödük olan babası şimdi salyaları akan, tekerlekli sandalyeye mahkûm ve Wang’in ergenliğinde onu da baştan çıkarmaya çalışmış, artık yaşlanan bir femme fatale olan ikinci karısı Lin Hong’un hiddetli bakımına muhtaç bir adamdır.

sofor-wang

Erken yaşta kelleşmeye başlamış yorgun Wang artık her şeyi ardında bıraktığını, güzel karısı ve çok sevdiği dokuz yaşındaki kızıyla olan hayatının kendisine yettiğini düşünmektedir. Mülayim bir şekilde kabullendiği hayatının içine birer bomba gibi düşer mektuplar; Tang Hanedanı’ndan Kültür Devrimi’ne kadar her biri Çin tarihinin farklı devirlerinden şiddet, saplantı ve ihanet dolu hikâyeler anlatmaktadır. Roman, geçmişten günümüze ve sonra tekrar geçmişe hiç zorlanmadan geçiş yapabiliyor. Her bir hayatta Wang ve mektupların gizemli yazarı farklı roller ve ilişkilerde karşımıza çıkıyor; ki ruh ikizi burada can yoldaşı gibi bir anlam taşımıyor ve ihanet, her hikayenin tam da merkezinde yer alıyor.

İlk reenkarnasyonda Wang, zekâ geriliği olan kız kardeşine tecavüz eden, bu ensestin sonucu olarak da Gece Çöküyor isminde bir kız çocuğu babası olan Acı Kök isminde bir oğlan. Acı Kök iğdiş ediliyor ve hadım olarak hizmet etsin diye imparatora gönderiliyor. Büyüyünce zengin bir ailenin oğluyla evlendirilmek istenen Gece Çöküyor düğün günü “ruhani gelin” yapılacağını fark ediyor. Oğul önceden ölmüştür, vekil damat ise bir horozdur ve gelin, merhuma diğer dünyada katılacaktır. Gece Çöküyor bir şekilde babasını bulmak üzere kaçıyor, kaçarken de tüylü damadı yanına alıp ve yolda öldürüp yiyor. “On üç yaşında bir dul olarak,” diyor soğuk bir şekilde. Acı Kök ve Gece Çöküyor, “çürüyen azı dişleri, dişeti çukurları ve pis kokulu nefesiyle” iğrenç ve sadist imparatorun haremindeki cariyelere dönüşmeden önce Moğol bir köle gözcüsünün gözetiminde Gobi Çölü’ne sürülen ve açlıktan ölmek üzere olan iki köle oğlana dönüşüyorlar. Sonrasında Afyon Savaşları esnasında Wang’i bir yabancı şeytan ve ruh ikizini de İnci Nehri’nde bir balıkçı oğlan olarak izliyoruz. Son reenkarnasyonda onları, Kültür Devrimi’nin en taşkın ve berbat günlerinde Devrimci Kızlar Kapitalizm Karşıtı Okulu’nda okuyan kız öğrenciler olarak görüyoruz.

Peki, Wang bütün bunlardan ne anlam çıkarmalı? Kalemi kuvvetli ve bilge birisi olduğu bariz görünen Wang’in peşindeki bu gizemli kişi, aralarındaki bağın ölümsüz ancak kimi zaman rahatsız edici ve tehditkâr olduğunu ilan ediyor: “Zavallı karına acıyorum, Şoför Wang. Bin yıldan uzun zamandır paylaştığımız bağın yanında evlilik bağı nedir ki? Ben senin hayatında yeniden ortaya çıkınca karına ne olacak? O zaman ne olacak ona?”

Romanda beliren her bir karakterle birlikte okuyucu da mektupların gizemli yazarının kimliğini çözmeye çalışıyor. Ejderha dövmesi ve yaralı yüzüyle eski aşığı Zeng olabilir mi? Wang’in annesi dirildi mi? Ya da tamamıyla tuhaf başka bir şey mi? Bu kitabın hakkını vermek için reenkarnasyona inanıyor olmaya gerek yok. Baştan sona nevrotik bir fantezi olarak görülebilir belki ama okuyucuyu daha yakından bakmaya ve derinlemesine düşünmeye zorlayan bir araç olarak reenkarnasyon fikri, görevini layıkıyla yerine getiriyor. Kitapta yer alan ilişkiler ise çok katmanlı bir biçimde kurgulanmış; birçok güçlü bağda olduğu gibi kimse kimseyi mutlu edemiyor, ilişkiler farklı yollardan geçse de sonları hüsrana varıyor. Çağlar boyu süren bu drama neden bunca yoğun sahneleniyor? Nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Ve şimdiki zaman bu sürekliliğin neresine oturuyor?

Susan Barker usta işi bir sona imza atmış. Bir dizi tuhaf olayın anlatıldığı ve öylece sona eren bir kitap olsaydı elimizdeki, iyi bir kitap deyip geçebilirdik. Oysa kitabın buruk-mutlu sonu daha fazla soru ortaya atıyor, daha derin katmanları açığa vuruyor ve okuyucuyu ilk seferde kaçırmış olabileceği ipuçlarını aramak üzere ilk sayfaya yeniden davet ediyor.

Çeviri: Zeynel Can Gündoğdu

https://www.theguardian.com/books/2014/aug/13/the-incarcations-susan-barker-review