ÖLÜMÜN ADI YOK – INDEPENDENT KRİTİĞİ

Ölümün Adı Yok, Gerald Seymour

Barry Forshaw 18 Ağustos 2011 Independent

Hiçbir şey, demişti Lytton Strachey, edebiyat hayatına mahkum edilmekten daha acı olamaz. Strachey yanılıyordu: kendisini bir yığın kötü gerilimle karşılaşır bulmak çok daha kötü.

olumun-adi-yok

İşte bu yüzden Gerald Seymour‘un bir romanını çekip almak, bir mahzende bir ay geçirdikten sonra temiz havada derin bir nefes almaya benzer. Bu usta yazar işinde en iyisi olma şöhretini neden bu kadar rahatça muhafaza etmiştir? Satışları istikrarlıdır, ancak belki de, birçoğu onun balinası için küçük balık olduklarını çok iyi bilen çok daha az yetenekli diğer yazarlardan fazla değildir. Ölümün Adı Yok, yaşının benzersiz yeteneklerini soldurmadığını bir kez daha ispat ediyor. Eski Yugoslavya’daki savaş suçlularının araştırılmasından bu ülkedeki intihar bombacılarına kadar her şeyi ele alan Seymour’un konusu bu kez, rakiplerinin çoğunu yaya bırakan bir canlılık ve gerçeklikle sunduğu Ortadoğu. MI6’in hedefinde, öldürülmesi aciliyet meselesi olan Irak’ta bir bomba yapımcısı var. Ancak onu izlemek, buna uygun olmayan Güney Irak’ın yabani topraklarında kolay olmayacak. Devamı

1979 Kâbe Baskını – CHRISTIAN CARYL

Mekke Anlaşması

Beceriksiz bir Suudi rehine krizi el-Kaide’nin önünü nasıl açtı

Christian Caryl, Washington Monthly Kitap Kritiği

Eğer tarihin basit bir hatalar komedisi olduğuna inananlardansanız, Yaroslav Tromifov’un 1979 Kâbe Baskını kitabına bayılacaksınız. Kitap, bir grup aldatılmış radikal tarafından vahşi, kanlı ve önemli sonuçları olan bir eylem olarak sahnelenen, dünyanın en zalim hükümetlerinden biri tarafından günlerce gizlenen ve sonra da dış dünya tarafından tamamen ve kaçınılmaz olarak yanlış anlaşılan bir olayı anlatıyor. Üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtiğinden beri, gelişigüzel şekilde gizlenmiş ve fiilen unutulmuştur. Oysa bu olay olmamış olsaydı dünya tamamen farklı bir yer olurdu.592c6a3e47c37 592c6a65af281 592c6acbaa858

Trofimov‘un öyküsü, Müslümanların Mekke’ye 1979’da yaptıkları hacca odaklanıyor. O Kasım ayında geleneksel ritüeller giderek yavaşlarken, bir grup genç İslamcı fanatik gizli silahları sakladıkları yerden çıkardılar ve Mescid-i Haram’ı ele geçirip ibadetini yapmakta olan dünyanın dört bir yanından birkaç düzine hâlsiz hacıyı rehin aldılar. Krallığın bir bölgesinden vahşi bir Suudi Bedevi olan saldırganların lideri şaşkına dönmüş misafirlerine, zuhuru tarihin sonunun habercisi ve bir yan fayda olarak da Suudi rejiminin çöküşünü hızlandıracak olan İslam’ın Mesih versiyonu Mehdi’yi bizzat selamlama ayrıcalığına sahip olmak üzere olduklarını duyurdu. Bu son nokta eli kulağındaki kıyamet için önemsiz gibi görünebilirdi, fakat tabii ki öyle değildi. Suudi kraliyet ailesi, 1970’li yılları gelişmeye başlayan petrol zenginliği içinde yüzerek geçirmişti ve sonuç, devasa yolsuzluk, yüksek yaşam ve İslam’a uymayan aleni uygulamaların çelişkili kültürüydü. Hükümetin modernleşmeye yönelik temkinli hamleleri – kadın haber okuyucularının TV’de görünmesine izin verilmesi gibi – daha muhafazakâr unsurları ve özellikle de inançlarının kuru Vehhabi versiyonunun erimesinden ve bunun da güçlerinin azalmasına eşlik etmesinden korkan din adamlarını kızdırmıştı.Kabe Baskını

Her şeyin üstünde işgalciler Suudi egemenleri ve küresel ölçekte ümmeti, İslam’ın en kutsal mabedinde silah kullanma günahkarlığı ile şok etmişlerdi. Ancak aynı zamanda, daha sonra genç Usame bin Ladin’e ve “İslami olmayan” hükümetlerini devirmeye and içmiş radikal bir gruba ilham verecek olan, Suudi hanedanının algılanan ikiyüzlülüğüne karşı derin bir öfkenin de altını çizmişlerdi. Olay gerçekleştiğinde, (Usame’nin milyarder babası, teröristlerce ele geçirilmeden hemen önce Mescid-i Haram’ın pahalı renovasyonunu tamamlamıştı ve kutsal yerlerin en kutsalını geri almakla görevli Suudi hükümet güçlerine proje planlarını sunarak önemli yardımda bulunacaktı.) Kayda geçsin diye söylüyorum, burada el-Kaide’nin “doğuşu” ile uğraştığımıza ikna olmadım. Karizmatik, ancak kaçık isyancı lider Cüheyman, bir hareketi başlatan birinden çok, yanlış film setinde dolaşan rastgele bir fazlalık gibi görünüyor. Ancak, elbette, Bin Ladin ve diğerlerinin nihayetinde bu örnekten cesaret alarak kendi yerinde Suudi Sarayına meydan okuyan bir noktaya gelebildiği fikrine dair ufak bir gerçeklik payı da var. Devamı

ALACAKARANLIKTA TAHRAN: Yeni tarih, aynı eski kirli oyunlar üzerinde yeni bir bakış açısı

Salar Abduh’un Alacakaranlıkta Tahran kitabı yeni tarih ile aynı eski kirli oyunlar üzerinde yeni bir bakış açısını harmanlıyor.

Malcolm Forbes, The National, 2 Ekim 2014

Keskin, çağdaş politik gerilim yazarları aktüaliteden tesadüfen esinlenir, ama talihsiz bir şekilde onun tarafından da sonlandırılırlar. Bugünün manşetlerinden yapılan bir kurgu çoktan dünkü haberlerde yer almıştır. John le Carre’nin 2008 yılındaki kitabı A Most Wanted Man’ı kaplayan olağanüstü sahneleme istendiği gibi patlayan bir finalle sonuçlanmıyordu: Okuyucu sadece bu “Amerikan adaletinin” geldiğini değil, o sırada bir yıllık karşı terörizm tekniği kap-kaç tarzı adam kaçırma ve bu nedenle bayat bir anlatım kinayesini de görebilir.

tahransalar

Salar Abduh‘un üçüncü romanı Alacakaranlıkta Tahran kitabında, İran kökenli Amerikalı yazar, bu tür modası geçmiş bir yaklaşımdan,  hikâyeyi  2008 yılına götürerek, İranlı din adamı, ajan ve aracılardan oluşan tamamen kurgusal bir karakter seti oluşturarak, ihanetin, baskının ve yozlaşmanın kalıcı karanlık noktalarını açığa çıkararak özellikle kaçınıyor. Kabul etmeli ki, içinde hafiften Ahmedinecad ve çetesinin gizlendiği bütün karakter ve isimlerin uydurma olduğu bir roman daha heyecanlı olacaktı. Bununla birlikte, Abduh yine de gerçek sorunlarla tehlikeli şekilde mücadele eden inanılır karakterlerle bizi büyülemeyi başarıyor.

Abduh kahramanı ve okuyucuyu Tahran’a bir geziyle baştan çıkararak başlıyor. New York’taki bir üniversitede “yaratıcı röportaj” denen bir şey öğreten Malik, en iyi arkadaşı Sina tarafından gizemli bir şekilde hukuki bir konu olduğunu söylediği bir konuyu tartışmak üzere yıllar önce kaçtığı İran’a geri dönmesi için çağrılır. Malik Tahran’a varır ve devrime doğru ilerleyen bir şehir ile militan bir Şii ekibiyle anlaşmış eski arkadaşını bulur. Orada ayrıca, Irak’ta ve Afganistan’da cesaret isteyen araştırmacı işlerinde kendisine tercümanlık yaptığı ve şimdi de İran’da belki de en büyük atlatma haberiyle ilgili yine ondan yardım isteyen Pulitzer’e aç bir gazeteci olan Clara’yı bulur.

Devamı

BİR TERÖRİSTİN İTİRAFLARI Kitap Kritiği / Harmonıe Toros

P: Beni bu yola sevk eden, senin deyiminle terörist yapan, ne oldu biliyor musun?

M: Ne?

P: Çok basit… Sen.

Richard Jackson‘ın Bir Teröristin İtirafları romanı, bugün devlet ve devlet-dışı terörle karakterize olan ölümcül şiddet sarmalını yakalamada fevkalade bir iş çıkarıyor. Romanın iki karakteri, eski bir ekonomi profesörü iken isyancı ya da “terörist” olan “P” ve karşıterör uzmanı bir MI5 ajanı olan “M”, direnişin ve devletin siyasi şiddetinin haklılıkları ve yanlışlıkları üzerinde gerçek bir tartışmanın içine düşerken, en açık olan şey bu eşitlikte kimsenin “şeytan” olması gerekmediği, kimsenin başkalarına zarar vermekten hoşlanmaya ihtiyacı olmadığıdır. Jackson karakterlerini gerçekten başarılı bir şekilde insanileştiriyor ve okuyucunun, bir zamanlar aile erkeği iken karşısındakiyle savaşında herşeyini kaybeden bu adamlarla empati kurmasını sağlıyor. En güzel hatırası oğluna balık tutma sevgisini aktarmak olan M, artık çocuklarını göremiyor. Karısının eline piyano çalar gibi nazikçe dokunduğunu hatırlayan P, ailesini siyasi tercihleriyle (aşırı derecede) zararlı bir yola soktuğu için kendini affetmiyor. Her ikisi de “yürüyen ölü adamlar.”

bir-teroristin-itiraflaricat

                                                                                                                                            Diyalog bir güç gösterisi: iki adam 315 sayfa boyunca küçük bir odada birbirlerinin etrafında dönüyorlar. M, ekonomi profesörüne ne olduğunu, Kahire’deki mutlu orta sınıf yaşayış biçiminden Irak’ta kaçak bir hayat için nasıl vazgeçtiğini bilmek istiyor. P kendini açıklamak istiyor –M haklı olarak onu kendi sesinden hoşlanmakla suçluyor- fakat aynı zamanda M’nin doğrudan katılmamış olsa bile, çoğu masum yüzlerce tutukluya işkence edilmesine göz yumarak nasıl yaşadığını bilmek istiyor. Karşılıklı cevapları birbirlerine suçlayıcı bir şekilde parmak göstererek gelişiyor. P, şiddete yönelmişse bu emperyalist Batı’nın acımasız idaresine daha fazla dayanamadığı için; M de karşı teröre bulaştıysa 9/11 ve 7/7 Omagh bombalamaları yüzünden olmuş. Devamı

AVRUPA İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİ NOKTALARI NASIL BİR ARAYA GETİRİYOR?

AVRUPA İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİ NOKTALARI NASIL BİR ARAYA GETİRİYOR?                                The Cipher Brief, 26 Nisan 2017

Avrupa’daki istihbarat işbirliği, sevimsiz bir duruma dönüşebilir. Ulusal istihbarat örgütleri, Avrupa Birliği (AB) istihbarat altyapıları var, bir de NATO içindekiler var. Bütün bu farklı kurumların nasıl koordine olduğu ve istihbarat paylaştığı kıta güvenliği için hayati önem taşıyor ve son bir yıldır Avrupa’daki terör saldırıları dalgasıyla artan ilgi odağı oldu. Cipher Brief’den Kaitlin Lavinder, daha önce NATO’nun Uluslararası Askeri Karargah Personeli bünyesindr İstihbarat Bölüm Başkan Yardımcılığı görevini de yürütmüş olan Polonya’nın eski Washington Savunma Ataşesi Tuğgeneral Jarosław Stróżyk ile Avrupa istihbaratının nasıl işlediği konusunda konuştu.

The Cipher Brief: Avrupa Birliği’ndeki farklı istihbarat yapılarına genel bir bakış verebilir misiniz?

Tuğgeneral (E) Jarosław Stróżyk: Avrupa Birliği’ndeki istihbarat yapıları son 15 yılda yaratılmıştır – ana ikiliden birisi askeridir, Avrupa Birliği ordu personeli içindeki, AB üye ülkelerinden gelen asker ve sivillerden oluşan İstihbarat Başkanlığı’dır.

Askeri yapıdaki personel, Birleşik Devletler’deki genelkurmay gibi tipik personeldir. İstihbarat politikasından istihbarat analizine düzenli işler yaparlar, ancak kendi muhbirleri yoktur. Tam olarak ulusal girdilere dayanırlar; diğer bir deyişle, Avrupa Birliği üyesi ülke istihbarat servislerinden bilgi talep ederler, cevapları alırlar, bu cevapları harmanlar ve ardından Avrupa Birliği karar mercilerine analiz ve raporlar sunarlar. Devamı

HOLLYWOOD’A UZANAN CIA – TOM HAYDEN / LARB

Hollywood’a Uzanan CIA: Amerika’nın Casusluk Teşkilatı Büyük Ekrana (ve Zihinlerimize) Nasıl Sızdı

Tom Hayden, Los Angeles Review of Books, 7 Şubat 2013

CIA hukuk dışı drone saldırısıyla suikast programının ayrıntılarını kongre gözlemcilerinden ve medyadan hala gizliyorken, birileri onun gizli ajanlarını kutlayan filmlere Akademi Ödülleri vermesinin Hollywood için tuhaf bir an olduğunu düşünebilirdi.

Ama görünüşe göre öyle değil. Zero Dark Thirtynin işkence tasviriyle ilgili sağlam bir tartışma ortaya çıkarken, film büyük ölçüde suç ortağı bir CIA analistini göklere çıkarıyor. Bu arada Argo, 1979 yılında İran’da tutulan rehineleri kurtarma operasyonunda CIA’nin Hollywood’la işbirliğine şartsız bir baş selamı.

zero-dark-thirtyargo

Argo ve Zero Dark Thirty, Teşkilat’ın resmi irtibat bürosunu Hollywood’a açmasından bu yana 15 yılda CIA’nin etkilediği film yapımlarının sadece son örnekleri. Tricia Jenkins CIA ve Hollywood: Teşkilat Film ve Televizyonu Nasıl Şekillendiriyor kitabında bu “Gizli Hollywood” versiyonunun tarihini inceliyor. Bu kitap kısaca söylemek gerekirse CIA ile Hollywood arasındaki ilişkiye dair ciddi etik ve yasal soruları ortaya koyuyor ve bizlerin bu ikisi üzerinden tüketttiğimiz propagandanın nereye kadar gittiğini irdeliyor.

 ¤

cia-ve-holywood

“CIA eğlence endüstrisi irtibat görevlisi” Paul Barry, Jenkins‘e “Hollywood, halkın Teşkilat hakkında bilgi edinmesinin tek yolu” diyor.

Bunu bir düşünün: CIA ile yatağa gönülsüzce giren Hollywood değil, ancak eğlencenin sahip olduğumuz en popüler formları aracılığı ile kendisi hakkında pozitif imajlar ekmeye çalışan (başka bir deyişle, propaganda yapan), Teşkilat. Bu nedenle CIA-eğlence endüstrisi ilişkisinin birkaç kişinin sorguladığı yasal veya ahlaki yansımaları olması gayet doğal. Bu diğerlerinden farklı bir hükümet Teşkilatı, operasyonlarının doğruluğu kamu denetimine açık değil. CIA’nin gizli ikna edicileri bir Hollywood filmini etkilediğinde, kendi imajını olabildiğince olumlu bir şekilde tasarlamak ya da en azından yerleşik olumsuz olanı engellemek için popüler bir araç kullanıyor. Bu yeterince ensest bir ilişki diyor Jenkins, bu ilişkiler yasaların lafzı ve ruhunu ihlal ettiğinden. Devamı

İslamın Kalbinde Savaş – Ziyaüddin Serdar / New Statesman

İslamın kalbinde savaş

1979 Kasımında silahlı militanlar Mekke’deki Kabe’yi ele geçirdi. Onların bu eylemleri Müslüman dünyasında hala yankılanıyor.

Ziyaüddin Serdar, New Statesman, 1 Kasım 2007

İslam’ın 15. yüzyılının arifesinde Mekke’deki Mescid-i Haram (Kutsal Cami) dünyanın dört bir yanından gelen ibadet edenlerle dolup taşıyordu. Atmosfer coşkuluydu ve Kutsal Kentte ve hac yolcuğu alanında konuşma sesleri vardı ve yeni bir şafak doğuyordu. Normalde bayram zamanı aşırı kalabalıktan kaçınmak için Kutsal Camiye gitmeyen Mekke sakinleri de bu özel vesileyle toplanan cemaate katılmıştı. Çoğu, bütün gece Kur’an okuyup sonra da sabah namazına katıldılar. Namaz biter bitmez silah sesleri patladı. Bir grup ağır silahlı adam camiyi ele geçirdi. “Mehdi”nin (kurtarıcı) İslam’ı arındırmak için geldiğini bildirdiler ve caminin 39 kapısının tamamını sürgüleyip 100.000’den fazla mümini içeri hapsettiler.

Kabe Baskını

Böylece 20 Kasım 1979 sabahı Kutsal Cami’nin işgali başladı. Takip eden iki hafta boyunca olanlar Müslüman dünyada derin bir etki bıraktı. Suudi Arabistan bir polis devletidir ve krallıktaki bu kötü haberin üstü çabucak ve kalıcı olarak örtüldü. Dolayısıyla ayaklanmanın kendisi ve nasıl bastırıldığı ile ilgili çok az şey biliniyor. Bununla birlikte, şimdi, gizliliği son zamanda kalkan belgeler üzerindeki titiz araştırması ve ayaklanmaya katılanlarla, güvenlik ve askeri yetkilileri ve Suudi kraliyet ailesiyle röportajlar sonucunda Yaroslav Trofimov, olayların eksiksiz bir anlatımı ile parçaları bir araya getirdi. Kâbe Baskını, bu acımasız kalkışmaya dair kavrayıcı bir anlatım sunuyor. Devamı

NE KAZANDIK: FOREIGN POLICY TANITIMI

 Riedel: Afganistan’da Sovyetlere karşı verilen savaş, Ziya’nın savaşıydı, bizim değil.

Haley Parsons, Foreign Policyne-kazandik

Tecrübeli CIA analisti Bruce Riedel’ın yeni kitabı Ne Kazandık: Amerika’nın Afganistan’daki Gizli Savaşı, 1979-1989, uzun bir başlığa sahip olsa da küçük hacimli bir kitap. Riedel 156 sayfada tamamen başkalarının yürüttüğü ve CIA tarafından gizlice desteklenen savaşın hikayesini ortaya koyuyor. Sovyet 40. Kızıl Ordusu Afganistan’dan sürüldüğünde Teşkilat hiç bir kayıp vermedi çünkü hiç bir CIA görevlisi ülke içinde faaliyette bulunmadı.

Brookings Enstitüsü’nde enstitü başkanı Strobe Talbott ve Riedel’ın katıldığı bir oturumda, Riedel CIA’nin rolünü eski Savunma Bakanı Robert Gates’in sınıflandırmasıyla “savaşın levazımcısı” olarak açıklıyor.

Ne Kazandık, Sovyetler Birliğinden Birleşik Devletlere, Pakistan’a ve Afganistan’da Sovyet kontrolündeki hükümete karşı savaşan Afgan Müslümanları mücahidlere yardım eden diğer ülkere kadar çatışmanın değişik taraflarının oynadıkları rolün anahatlarını çiziyor. Devamı

BİR TERÖRİSTİN İTİRAFLARI – KİTAP KRİTİĞİ

Bir Teröristin İtirafları (Richard Jackson) kitap kritiği

Lee Jarvis

Richard Jackson’un yeni kitabı Bir Teröristin İtirafları, bir İngiliz istihbarat subayı olan Michael ile aranan bir terörist olan Profesör Youssef Said arasındaki sorgulamayı merkeze alan bir roman. Kitap, potansiyel olarak hassas kısımlarının redaksiyonu yoluyla ayıklanmış ve daha sonra isimsiz bir yetkili tarafından okuyucu için GH kısaltmasıyla notlandırılmış sorgu tutanakları formunu benimsemiş. Konuşmaları sırasında Michael ve profesör, siyasi şiddete bulaşan kendi kişisel maceralarının arka planında hem birbirlerini hem de bunun ahlaki ve tarihsel bağlamlarını sorguluyorlar. GH’nin notları, profesörün şeytanlaştırılması için ortaya çıkardığı fırsatları araştırmak ve iki karakter arasında tartışılan olaylara ve konulara yönelik olası karşı-anlatıları belirlemek de dâhil, transkriptin muhtemel siyasi etkisinin en iyi nasıl yönetileceği üzerine yoğunlaşıyor.bir-teroristin-itiraflari

Richard Jackson’ın akademik yazılarına ve eleştirel terörizm çalışmalarındaki yerine aşina olanlar, onun bu ilk romanında bir dizi tanıdık tema saptayacaktır. Bunların arasında en belirgin olanı, devlet ve devlet dışı aktörlerin şiddetlerini ayırt etmek için sistemli olarak hatırlatılan ontolojik ve etik ikili kavramlaştırmaları kabul etmeyi kararlı bir şekilde reddetmesidir: savaş / terörizm; asker / asi; tali hasar / masum siviller vb. Gerçekten de, konuşma ilerledikçe Profesör Michael’ın bu ayrımların saçmalığını tanıması ve kendisinin ki de dâhil Batılı devletlerin şiddetinin meşrulaştırılmasının bunlarla ilgili sonuçlarını kabul etmesinde giderek daha ısrarcı oluyor. Devamı